YAŞAMA İÇGÜDÜSÜNÜ UYANDIRANLAR TEHLİKENİN FARKINDA MI?

 



Enflasyona Değil, Enflasyona Alışmaya Yeniliyoruz

Bir ülkede en tehlikeli şey enflasyon değildir. En tehlikeli şey enflasyona alışılmasıdır.

Çünkü enflasyon önce fiyatı bozar, sonra algıyı bozar, en sonunda da adalet duygusunu yerle bir eder.

Bugün Türkiye’de yaşanan tam olarak budur: fiyat algısının çöküşü ve onun getirdiği adalet inancının kayboluşu...

Çok değil 8-9 yıl önce 300 Türk lirasına bir market arabası doluyordu. Bu bir nostalji cümlesi değil, reel satın alma gücünün göstergesi. Bugün aynı alışveriş arabası 10.000 Türk lirasını aşan rakamlara ancak dolabiliyor. Nominal maaşlar artmış görünebilir. Ama reel değer? ERİDİ. (nominal maaş: enflasyon etkisi hesaba katılmadan görünen maaş miktarıdır).

Davranışsal iktisatta buna “money illusion” denir. İnsan beyni mutlak rakama bakar, satın alma gücüne değil. 50.000 TL büyük bir sayıdır. Beyin bunu “yüksek maaş” olarak etiketler. Ama o 50.000 TL’nin alım gücü sekiz yıl öncesine göre bugün ciddi biçimde düşmüşse sayı büyüktür ama yaşam alanı küçüktür.

İşte günümüz sermayedarlarının ve patronlarının zihninde de olan tam olarak budur.

50.000 TL verdiğinde “çok maaş veriyorum” hissi oluşur. Çünkü beyin nominal büyüklüğe odaklanır. Ama aynı patron markete gidip 2.000 TL’lik alışveriş yaptığında “hayat çok pahalı” der. Bu çelişki tesadüf değildir. Bu bilişsel çerçeveleme hatasıdır.

Kendi harcaması enflasyondur. Çalışanın maaşı yüksek rakamdır. Ve burada empati tamamen devreden çıkar.

Davranışsal psikolojide “empathy gap” diye bir kavram vardır. Bu insan kendi yaşadığı durumu büyütürken, başkasının yaşadığı durumu soyutlaştırmasıdır. Patron veya sermayedar için 50.000 TL büyük bir gider kalemidir. Çalışan için ise o para kira, mutfak, ulaşım, öz bakım, borç ve gelecektir. (Tabi günümüz ekonomisinde bu para çalışan ihtiyaçlarının ancak üçte birine yetmektedir.)

Fiyat algısı bozuldukça maaş algısı da bozulur!

Maaş algısı bozuldukça adalet algısı bozulur!

Adalet algısı bozuldukça sistem içten çürür!

Ve en tehlikelisi: HERKES ALIŞIR!

Psikolojide buna “hedonic adaptation” denmektedir. İnsan kötüye alışır. Tepki eşiği düşer. Bir zamanlar şok yaratan fiyatlar bir süre sonra normalleşmiştir. Çalışan alışır. Patron alışır. Toplum alışır. AMA SESSİZCE ADALET DUYGUSU AŞINIR…

 

Oyun Değişti Ama Kuşaklar Aynı Oyunu Oynadığımızı Sanıyor

Asıl kırılma tam olarak burada başlıyor.

Bizden önceki kuşaklar, özellikle 80’ler ve 90’lı yılların çalışanları, görece düşük maaşlarla ev ve araba sahibi olabildi. Türkiye’de konut fiyatı ile gelir oranı bugünkü kadar açılmamıştı. OECD (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü) ülkelerinde yapılan konut erişilebilirlik analizleri de gösteriyor ki 1990’lardan itibaren konut fiyatları gelir artış hızını aşarak yükseldi. Türkiye’de bu makas son yıllarda hiçbir zaman olmadığı kadar dramatik biçimde açıldı. Hatta öyle büyük bir açılma söz konusu ki ortada makas kalmadı, makas kırıldı!

1990’larda bir memur, bir üniversite mezunu çalışan birkaç yıllık birikim veya kredi ile ev sahibi olabiliyordu. Bugün üniversite mezunu bir genç ise 30 yaşına geldiğinde hala kirada, hala öğrenim bursu kredisinin ödemesini düşünüyor hatta hala geçimini sağlayabileceği bir iş arıyor ve hala borçlu. Üstelik maddi açıdan sıfırdan başlayan önceki nesline kıyasla bugünlerin üniversite mezunları maddi olarak eksi bakiyelerle hayata atılıyor. Sonrasında ise sıfıra ulaşabilmek için çabalıyor. Üstelik atıldıkları hayatta onları uzun soluklu bir işsizlik süreci beklediğine değinmiyorum bile…

Kısaca bu “kim daha çok çalışıyor” meselesi değil.

OECD verileri Türkiye’de çalışma saatlerinin hala yüksek olduğunu gösteriyor. Y kuşağı ve ondan sonraki kuşaklar daha az çalışmıyor. Daha güvencesiz, daha yoğun, daha dijital bir baskı altında ve emeklerinin karşılığını tam anlamıyla alamadan çalışıyor.

Herkes tarafından anlaşılması gereken şey şu; OYUNUN KURALLARI DEĞİŞTİ!

1980 sonrası finansallaşma, 2000 sonrası küreselleşme, 2010 sonrası dijital platform ekonomisi servetin birikim biçimini değiştirdi. Thomas Piketty’nin ortaya koyduğu gibi sermayenin getirisi emek gelirinden hızlı büyüdüğünde eşitsizlik artar. Bu küresel bir eğilimdir. Lakin Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde bu durum daha sert hissedilir. (Ve hissediliyor.)

Y kuşağından itibaren insanların hayata başlama çizgisi değişti. Eskiden zor olan bugün imkansıza yaklaştı.

Lakin bizden önceki kuşakların bir kısmı hala aynı şartların geçerli olduğunu düşünüyor. “Biz de zorlandık” diyorlar. Oysa bugünün zorlanması yapısal, sistemsel ve sermayeyi elinde tutan güçlerin bilinçli olarak gerçekleştirdiği bir durum, dünün zorlanması ise geçici ekonomik dalgalanmaların yarattığı dönemsel zorluklardı.

Burada iki tür körlük var;

Birincisi bilinçsiz olarak yapılan algı kaymasıdır; Fiyat hafızası geçmişte kalmış, nominal maaş büyüklüğünü zenginlik gibi algılayan akıl

İkincisi bilinçli inkar; Patronlar ve sermayedarlar oyunun değiştiğini biliyor. Küresel fiyat artışını ürüne yansıtıyorlar. Lakin konu maaşa gelince eski dünyayı anlatmaya doyamıyorlar… Çünkü oyunun değiştiğini kabul etmek onlar için çalışanlarının ve geçim sıkıntısı ile mücadele eden toplumların ücret beklentisinin değişmesini kabul etmek demek. Peki bunu kabul ederlerse cüzdanları şişmeye devam eder mi? Kırılan makas onarılmak zorunda kalır mı?

Ve işte tam burada çıkar devreye girmiştir.

Eğer çalışan şunları derse:

“Ben daha az çalışmıyorum ama daha az birikim yapabiliyorum.”

“Ev almam 25 yıl sürüyor.”

“Maaşım nominal olarak büyük ama reel olarak küçüldü.”

“Çalıştığım halde giderlerime yetişemiyor ve sürekli borçlanıyorum.”

“Geçinmek için yaşam standartlarımı düşürdüm fakat bu kadar çok çalışıp bu kadar düşük yaşam standartlarına sahip olmak adaletsizliktir”

İşte o zaman ücret pazarlığı kökten değişir.

Bu yüzden bazı patronlar ve sermayedarlar hiçbir şey bilmiyormuş gibi davranıyor. Çünkü ceplerinin dolması, makasın kırık kalması hoşlarına gidiyor. Onlar için enflasyon; üründe fırsattır, maaşta ise kısılması gereken ciddi bir maliyettir.

 

Ekonomik Baskı, Psikolojik Çöküş

Sürekli artan fiyatlar karşısında bireyde oluşan ilk duygu stres değil, belirsizliktir. Belirsizlik kronikleştiğinde zihinsel kapasite düşer. Nörobilim araştırmaları ekonomik güvensizliğin bilişsel performansı azalttığını kanıtlarıyla önümüze koyuyor. Yani gerçekten birey odaklanamaz ve gerçekten performansı düşer.

Sonra bir anda sermayedarlar veya patronlar gelir ve der ki:

“Performansın düşmüş.”

Bu trajiktir!

Performansı düşüren sistemin ta kendisiyken düşüş bireyin kusuru gibi etiketlenmektedir.

Üstelik çalışan bireyler yalnızca ekonomik değil, kuşak içi ve aile içi baskı altındadır. “Biz senin yaşındayken ev almıştık.” “Bizim zamanımızda böyle değildi.” “Şimdikiler çok çabuk yoruluyor.” “Şimdikiler çok nazlı.” Bu kıyaslama ekonomik sıkışmışlığın üzerine bir de psikolojik yük bindirir.

Bu çift yönlü baskı ruh sağlığını derinden etkiler hatta bazı bireylerde geri dönülemez psikolojik rahatsızlıklara yol açar.

OECD ve Dünya Sağlık Örgütü verileri son 20 yılda depresyon ve anksiyete tanılarında artış olduğunu gösteriyor. OECD ülkelerinde antidepresan kullanımı 2000’lerden itibaren belirgin biçimde yükseldi. Türkiye’de de reçeteli antidepresan kullanımının yıllar içinde ciddi artış gösterdiğine dair akademik çalışmalar ve resmi kayıtlar mevcut.

Bu artışın tek nedeni biyoloji değil; ekonomik güvensizlik, belirsizlik, sosyal karşılaştırma ve ap açık ortada duranı görmezden gelmedir.

Günümüzde: Dijitalleşme baskıyı artırıyor. Ekonomi hiç uyumuyor. Sosyal medya sürekli kıyas üretiyor. Göreli yoksunluk hissi büyüyor. İnsan aç olmasa bile her açıdan geri kaldığını hissediyor, hayatını boşa yaşamış ve zamanın gerisinde kalmış hissediyor.

Ahlaki Sertleşme ve Anomi

Ekonomik sıkışmışlık toplumsal normları da zorlar. Durkheim’ın “anomi” kavramı tam olarak budur: ekonomik değişimin normlardan hızlı olması. (anomi: ekonomik ve toplumsal değişimin mevcut normlardan daha hızlı gerçekleşmesi sonucu toplumda kuralların ve düzenin zayıflaması durumudur).

Geçim baskısı arttıkça insanlar hayatta kalma moduna geçer. Uzun vadeli etik ve ahlaki ilkeler geri çekilir. Sosyal medyada bedenini sergileyerek para kazanan kadına toplum hızla ahlak dersi verir. Lakin o kadını o noktaya getiren ekonomik yapıyı hiç kimse sorgulamaz.

Yozlaşma ahlakla başlamaz.

Yozlaşma çaresizlikle başlar. Çaresizliği iliklerine kadar hisseden insan yaşama içgüdüsü ile elinden gelen her şeyi yapmaya başlar ve bu durumda da etik-ahlaki davranış aranmaz.

Yozlaşma; zenginin daha zengin olmasını normal saydığımız, çalışanın emeğinin karşılığını alamadığı halde kendini suçlu hissettiği ve yoksulluğun yalnızca bireysel bir başarısızlık olarak kabul edildiği anda başlar.

Bu suçluluk duygusu bireyler için tehlikelidir. Çünkü sistemsel bir problem bireysel yetersizlik gibi hissedilmeye başlanmıştır. Patronlar ve sermayedarlarda tam olarak bireyi böyle hissetmeye zorlamış ve çalışanın emeğini değersizleştirmiştir. Kısaca sadece kendi cebini düşünen bencil zihniyetler amacına ulaşmıştır.

Güven Erozyonu ve Titanik Sendromu

Vergi yükü ağırdır. Dolaylı vergiler halkın sırtındadır. Fırsatçılık algısı yaygındır. Bu algı doğru ya da yanlış olabilir ama algının kendisi toplumsal güveni tamamen aşındırmıştır. Ve güven kaybı enflasyondan daha yıkıcı olmuştur.

Enflasyon para eritir.

Güven kaybı ise sistemi eritir. Güven kaybı insani duyguları eritir, bireyin psikolojisini bozar ve geri dönüşü olmayan yollara iter.

Siyaset “ekonomi iyiye gidiyor” dediğinde sorun büyüme oranı değildir. Sorun, halkın deneyimiyle söylem arasındaki büyük mesafedir. İki gerçeklikli toplumlar uzun süre stabil kalmaz.

Titanik’e batmaz dediler. Battı.

İmparatorluklar “yıkılmayız” dedi. Yıkıldılar.

Ekonomik balon yalnızca finansal değildir; psikolojiktir.

Ve bu balon patladığında yalnızca en yoksul değil, toplumların ayaklamasıyla herkes zarar görür. O zaman ne olacak? Zenginler, patronlar ve sermayedarlar özel adalarına kaçıp kendilerine izole bir dünya kurup bilim kurgu filmlerinin bize anlattığı o iğrenç kadere mi dünyayı bırakacak?

Sonuç

Bugün mesele pahalı gıda değil.

Mesele oyunun değiştiğini kabul edip etmeyeceğimiz.

Fiyat algısı bozuldu.

Maaş algısı bozuldu.

Adalet algısı bozuldu.

Ve biz alışıyoruz.

Alışmak çürümenin sessiz onayıdır.

Eğer bu kadar verimli, genç, potansiyeli yüksek bir ülkede insanlar varlık içinde yokluk hissediyorsa, bu kader değildir.

Bu tercihtir.

Ve tercihler değişmezse, tarih değiştirir. Nasıl mı? Toplumlar isyan etmeye başlar.

Unutulmaması gereken bir gerçek vardır; insan bir hayvandır ve dünyada yaşayan her canlı gibi insanlığında en ilkel, en değiştirilemez dürtüsü yaşama dürtüsüdür. İnsanlar alıştı diyerek gerçekler görmezden gelinmeye devam ettikçe insanlık yaşam alanlarının küçüldüğünü ve yaşamlarının tehdit edildiğini elinde sonunda fark edecektir. İnsanlık bu farkındalığa ulaştığında ise batmaz Titanikin batması, yıkılmaz denilen imparatorlukların bir gecede yıkılması gibi dünyadaki tüm sistem bir gecede yıkılır.

İnsanların yaşama içgüdüsü tehlikelidir. Güçlü sermayedarların ve patronların bu içgüdüyü görmezden gelmeye devam etmesi yalnızca kendi sonlarını değil, tüm dünyanın sürükleneceği bir kaosu çağırmaktadır. O kaos noktasına ulaştığımızda ise insanlar adaleti kurumlarda değil, kendi ellerinde aramaya başlayacak. Hayatta kalmak için birbirlerinin üzerine basacak ve sonunda herkesin zarar göreceği bir düzen ortaya çıkacak..

İşte kaos hakimiyet kazandığındaysa ne kabarık banka hesapları, ne gelişmiş teknoloji ne de gelişmiş insansı robotlar hiçbir şeyi kurtarmaya yetmeyecek.

Tüm bunları yazıyorum, söylüyorum. Muhtemelen yine yalnızca az sayıda insan duyacak. Tarih çoğu zaman önce küçük bir azınlığın fark ettiği, sonra herkesin yaşamak zorunda kaldığı gerçeklerle ilerler. Bu nedenle bu satırlar bir ikna çabası değil, tarihe düşülmüş bir nottur.

Son söz: Toplumlar uzun süre gerçekleri görmezden gelebilir, ancak sonsuza kadar değil. Ekonomik gerçeklik ile insanların yaşam deneyimi arasındaki mesafe büyüdükçe, sistemler de o mesafeyi taşıyamaz hale gelir. Yaşama içgüdüsü harekete geçer ve o noktada tarih yeniden yazılır.

Hiçbir düzen sonsuz değildir. Hiçbir güç mutlak değildir. Ve tarih bize her zaman aynı şeyi hatırlatır: Bu dünya Sultan Süleyman’a bile kalmadı.

Yazan

Deniz Kural

 12.03.2026

Yorumlar

Popüler Yayınlar